Halep'e yönelik saldırılar Şam'ın izleyeceği yolu ortaya koyuyor

Paylaş:

AMED - Halep’e yönelik saldırılar, Suriye’deki geçici hükümetin nasıl bir siyasi yol izlediğini açık biçimde ortaya koyuyor. Yaşananlar, sahada demokratik bir dönüşümün değil, merkeziyetçi bir yeniden inşanın yürütüldüğüne işaret ediyor.

Ortadoğu'da “geçici hükümet” deneyimleri, eski rejimlerin yeni adlarla yeniden sahneye çıkmasından ibaret oldu. Çoğulculuk, birlik ve istikrar söylemiyle ortaya çıkan bu yapılar, ilk ciddi toplumsal ve siyasal gerilimde askeri ve güvenlikçi yöntemlere yönelmeyi tercih etti. Bugün Halep'in Şêxmeqsûd, Eşrefiyê ve Benî Zêd mahallerinde yaşananlar, bu tarihsel geleneğin dışında değil.
 
Mahallelere yönelik saldırılar, Suriye’deki mevcut geçici hükümetin nasıl bir siyasal yol izlediğini açık biçimde ortaya koyuyor. Saldırılar, ülkenin hangi siyasal hata evirileceğine dair güçlü işaretler sunarken, kriz anlarında başvurulan reflekslerin demokratik geçişten çok merkeziyetçi devlet aklını esas aldığını gösteriyor. Yaşananlar, sahada demokratik bir dönüşümün değil, merkeziyetçi bir yeniden inşanın yürütüldüğüne işaret ediyor.
 
SALDIRILARIN HEDEFİ
 
Saldırılarda dikkat çeken şey; hedef alınan alanların niteliği. Saldırıların yöneldiği mahalleler, askeri varlıkların bulunduğu bölgeler olmayıp yerel katılımın, toplumsal örgütlenmenin ve çok kimlikli yaşam pratiklerinin geliştiği alanlar. Bu nedenle saldırlar, bir "güvenlik" hamlesi olarak değil, "demokratik ulus" anlayışına dönük doğrudan bir müdahale niteliğinde ve "güvenlik gerekçesi, siyasal tasfiyenin örtüsüne dönüşmüş durumda." 
 
ZORA DAYALI ENTEGRASYON
 
Bu tablo, Suriye’deki temel siyasal gerilimi tam anlamıyla görünür kılıyor. Bir tarafta devlet modernitesi; tek merkez, tek güç, tek karar mekanizması, güvenliği siyasetin yerine koyan ve çeşitlikleri tehdit olarak algılayan bir yaklaşım; diğer tarafta ise farklı kimliklerin eşit ve birlikte yaşamı esas alan demokratik ulus fikri yer alıyor. Halep’te yaşananlar, bu ikinci hattın bilinçli biçimde dışlandığını gösteriyor. Bu dışlanma en açık biçimiyle Kürtlere yönelik yaklaşımda görülüyor. Kürtler, Suriye’nin geleceğinde kurucu bir özne olarak değil, merkezi yapıya tabi kılınması gereken bir unsur olarak konumlandırılıyor; “Entegrasyon rıza ile değil, zorla sağlanmak isteniyor.” Bu anlayış da, toplumsal birliği güçlendirmekten çok, yeni kırılma hatlarının oluşmasına zemin hazırlıyor.
 
Saldırılar, müzakere ve siyasal çözüm yollarının kapanmaya yüz tuttuğunu, yerini zor yoluyla “entegrasyon” anlayışının aldığı kaygısını ortaya koyuyor. Yetkililer saldırıları “güvenlik” gerekçesiyle savunsa da, sahadaki uygulamalar bunun daha geniş çaplı bir toplumsal ve siyasal tasfiye girişimi olduğunu açık bir şekilde ortaya koyuyor. Sivil alanların askeri hedefe dönüştürülmesi, halkların kolektif varlığına yönelmiş bir baskı biçimi olarak öne çıkıyor. Bu, devlet modernitesinin bilinen yöntemi olup sorunu siyasetle değil, zorla çözme dayatmasıdır.
 
SALDIRILARIN BÖLGESEL BOYUTU
 
Saldırının bölgesel boyutu da bu çerçevede ele alınabilir. Zira saldırılarda Türkiye destekli olduğu belirtilen Hemzat, Emşat, Sultan Murad ve Nureddin Zengi gibi paramiliter grupların aktif rol alması, Türkiye faktörünün Halep’teki gelişmelerden bağımsız olmadığını gösteriyor. Saldırılar, Türkiye’nin uzun süredir savunduğu ve Suriye sahasında fiilen uyguladığı güvenlikçi çizgiyle uyumlu bir tablo sunuyor. Ankara’nın Kürtlerin siyasal ve yönetsel kazanımlarına karşı tutumu da biliniyor. Bu nedenle mevcut geçici hükümetin attığı adımlar, bu bölgesel yaklaşımın etkisi dışında pek değerlendirilemez. Çünkü “Operasyon, yalnızca iç dinamiklerin ürünü değildir.”
 
MERKEZİ OTORİTENİN TAHKİMİ
 
Bu noktada temel soru kendiliğinden ortaya çıkıyor; Demokratik geçiş iddiasıyla ortaya çıkan bir yönetim, ilk ciddi sınavında neden eski rejimin reflekslerine sarılır? Siyasal sorunlar neden askeri ve zora dayalı yöntemlerle bastırılmaya çalışılır? Bu soruların fiili yanıtı, bugün Halep sokaklarında verilmiş durumda.
 
Sonuç olarak Halep’teki saldırı, Suriye’de barışçı ve çoğulcu bir düzenin inşasına değil, merkezi otoritenin yeniden tahkimine hizmet ediyor. Bu yol kısa vadede denetim sağlayabilir, ancak uzun vadede daha derin çatışmaların ve kalıcı istikrarsızlığın zeminini hazırlar. Böylelikle yaşananlar, mevcut geçici hükümetin demokratik bir geçiş aktörü olmadığını, merkezi baskıcı rejim ve ulus-devlet reflekslerinin geri döndüğünü, demokratik ulus fikrinin hazmedilmediğini ve Suriye’de birlikte yaşam yerine yeni bir çatışma döngüsünün inşa edildiğini gösteriyor.
 
Halep’teki saldırılar, geçici bir askeri hamle değil, Suriye’nin geleceğine dair bilinçli bir tercih olarak değerlendirilebilir. Bu tercih ise, toplumsal uzlaşının değil, zora dayalı entegrasyon dayatmasının esas alındığını ortaya koyuyor.
 
MA / Rêdûr Dîjle