Göç, asimilasyon ve ayrımcılık: Kardeşim Boro
İSTANBUL - Cezaevinde kaleme aldığı Kardeşim Boro’nun hikayesiyle ülkedeki göç, yoksulluk ve çok sayıda konuyu ele aldığını belirten gazeteci-yazar Ercüment Akdeniz, kitabının barışa hizmet etmesi temennisinde bulundu.
Gazeteci-yazar Ercüment Akdeniz'in Kardeşim Boro adlı kitabı yayımlandı. Akdeniz, anı türündeki kitabında kardeşi üzerinden iç göçü, yoksulluğu ve toplumsal hafızayı konu ediniyor. Ayrıca kitabında, Türkiye’de azınlıkların göçe zorlanmaları ile 1990’lı yılların siyasi çalkantılı dönemini, kardeşinin siyasi mülteci yaşamı üzerinden anlatıyor.
Halkların Demokratik Kongresi (HDK) soruşturması kapsamında 8 ay tutsak kalan Akdeniz, “Bu kitabı cezaevinde yazacağımı hiç düşünmüyordum” diye belirtti.
KİTABIN YAZIM SÜRECİ
Savaş ve ekonomik nedenlerin göçe sebep olduğunu belirten Akdeniz, ailesinin de Kürt, Alevi ve ekonomik sebeplerden kaynaklı göç etmek durumunda kaldığını söyledi. Akdeniz, “Ailemizin göçü dört kuşak. Kitapta kardeşim tabii hikâyenin merkezinde ama binlerce insanın siyasi nedenlerle, ekonomik nedenlerle bu ülkeyi terk etmek zorunda kalan sürgünde yaşayanların hikayesini yazmış oldum” dedi. Marmara Kapalı Cezaevi’nde kitabı yazdığını aktaran Akdeniz, bilgisayar ortamında yazma şansının olmadığını, bundan dolayı verilen harita metot defterlerine yazdığını söyledi. Akdeniz, “O harita metot defterlerine tükenmez kalemle yazıyordum. 3 tane defteri böyle doldurdum. Önce taslaklar, kurgu, akış bütün onları çalışıyordum. Silivri'nin serçeleri, Silivri'nin ebabilleri, Silivri'nin martıları, kırlangıçları hep bu yazılarımın içinde vardı. Yazdığım hikâyenin kahramanı (kardeşi) da bir cezaevi hayatı yaşamış” ifadelerini kullandı.
'GÖÇ YOLLARINDA DİLİMİZİ UNUTMUŞUZ'
Kardeşini anlatabilmek için çocukluğuna gittiğini ifade eden Akdeniz, unutmaya yüz tutmuş anılarını da tekrar hatırladığını ve kendisini en çok etkileyenin Zozan Nenesi olduğunun belirtti. Akdeniz, “Çünkü Zozan Nenem çok ilginç bir karakter. Biz Muş Varto’dan İskenderun’a çocukken göçmüşüz. Ama dilimiz olan Zazacayı tam bilmiyoruz. Anlıyoruz ama konuşamıyoruz. O göç yollarında bu dilimizi unutmuşuz. Dilimizi kaybetmişiz çocuklar olarak nenem de Türkçeyi bilmiyordu. Anlaşamadığımız için de ‘Tarzanca’ konuşuyoruz. El kol hareketleriyle önce konuşup sonra biz çat pat onun dilinden Zazaca kelimeler öğrendik. Sonra o bizim dilimizden Türkçe öğrendi. Yani en çarpıcı sahne benim için oydu” ifadelerini kullandı.
KÜRTLERİN GÖÇÜ
Türkiye’ye gelen göçmenlerin kültürel geçişlerini, sorunlarını ve onlara yönelik ırkçılıkları yazdığını söyleyen Akdeniz, bir Kürt olarak nasıl hayata tutunduklarını, dillerini unutmak zorunda kaldıklarını anlattığını ifade etti. Akdeniz, “Şimdi kendi göç yolculuğumuza çıktığımız zaman şunu fark ettim. Bizim göç yollarımızda da diğer ülkeden gelenlerle benzer hikayeler var. Böyle bir yolculukta özünüze dönüyorsunuz. Aynı zamanda bu hikayede, Kürtlerin göçünü bir Kürt olarak yaşıyorsunuz” diye konuştu.
“Kardeşim Boro” kitabında “Merikliler” bölümü olduğunu ve Merikililerin Romanlar, Conolar gibi aynı kavimlerden geldiğini ve göçebe olarak yaşadıklarını dile getiren Akdeniz, Meriklilerin çadır ve bohçalarıyla memleketleri Gimgim’a (Varto) geldiklerini söyledi. Akdeniz, Meriklilerin ezildiğini, ötekileştirildiğini dile getirerek, bunun yanlış bir yaklaşım olduğunu vurguladı.
KÜRT VE ALEVİLERE UYGULANAN AYRIMCILIK
12 Eylül 1980 darbesinin ardından sol, sosyalistlerin ezildiğini ifade eden Akdeniz, Kürt ve Alevi oldukları için ayrıca bir ayrımcılığa maruz kaldıklarını söyledi. Akdeniz, “Eğitim müfredatında, öğretmenlerin uygulamalarında şiddet ve ayrımcılık gördük. O zaman politik çocuklar da değildik. Bir Kürt ya da Alevi mahallesinden gelen çocuklara uygulanan o ayrımcılığı çok net gördük. O darbenin arkasından akabinde 1990'lı yıllar geldik. 1990'lı yıllar zaten çatışma sürecinin en yoğun olduğu dönemlerdi. Yani biz 1980 sonrası göç toplumuyuz” ifadelerine yer verdi.
‘SİYASİ MÜLTECİ OLARAK YAŞAMAK ZOR’
Akdeniz, sözlerini şöyle sürdürdü: “Okuyan insanlarla konuştuğumda şunu gördüm: 1966 Varto depreminden bugüne kadar nasıl bir göç yaşanmış? Hiç bilmeyen bir insan bunu öğrenmiş olacak. Bunu saha notlarından öğrenecek. Hayatın içinde yaşanmış hikâyelerden öğrenecek. Kürtlerin ve Alevilerin ve yoksul emekçilerin hikâyesi öğrenecek. O döneme o gözle bakmak önemli. Bu açıdan çok az kaynak var. Göç yolu, siyasi mülteci olarak yaşamak bunlar zor şeyler. Umarım barış süreci başarılı olur ve sonuca ulaşır. Yüz binlerce siyasi ya da yurdundan olmuş insanlar dönmek istiyorlar. O yolun açılması açısından da bu anlatıların ben önemli olduğunu düşünüyorum” ifadelerini kullandı.
‘ANNELER BARIŞIN ÖNCÜSÜ OLABİLİR’
Yazdığı kitapta en çok göç, sürgün süreçlerinden annelerin etkilendiğini gördüğünü söyleyen Akdeniz, “Cumartesi Anneleri’ni görünce kendi annemi görüyorum. Kendi annemi görünce onları görüyorum. Onların travması çok daha ağır çünkü bir mezar taşı bile bulamadılar. Böyle bir yan var. Ama en güçlü irade de kadınlardadır. En güçlü irade anneler de bu yüzden barışın öncüsü olabilirler. Kucaklaşmanın öncüsü olabilirler. Yeter ki onlara bu alan sağlansın. Çünkü annelerin barıştığı yerde kimse barışmamazlık edemez” diye belirtti.
Kaleme aldığı kitabının barışa hizmet etmesini istediğini vurgulayan Akdeniz, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin “Terörsüz Türkiye” olarak tanımlanıp bu paranteze sıkıştırılmasının doğru olmadığının altını çizdi.